Erzincan Cumhuriyet Başsavcısının tutuklanması, yargıda deprem olarak değerlendirildi.
Bazı çevreler, olayı, “yargı yargıya karşı” şeklinde değerlendirdiler.
Yargı tek olup, o da bağımsız ve tarafsız olması gereken Yüce Türk yargısıdır. Bu itibarla, “yargı yargıya karşı” değerlendirmesini yerinde bulmuyoruz.
Erzincan C. Başsavcısının tutuklanmasına kadar varan, siyasal olduğundan kuşku duymadığımız soruşturma nedeniyle ortaya çıkan bu hukuksuzluğu, yasal bir yargı faaliyeti olarak göremediğimiz için, yargının yargıya karşı olduğu değerlendirmesini, Yüce Türk Yargısına yapılan bir haksızlık olarak görüyoruz.
Erzincan C. Başsavcısının, bazı cemaatlerle ilgili olarak yaptığı soruşturmalar nedeniyle, Anayasa Mahkemesinin kararı ile laiklik karşıtı eylem ve faaliyetlerin odağı haline geldiği tescillenen AKP iktidarının boy hedefi haline geldiği bir gerçektir.
Erzincan C. Başsavcısının, sıfatı ve kıdemi itibariyle, görevinden doğan ve görevi sırasında işlediği iddia edilen suçlarından dolayı, Yargıtay özel dairesinde yargılanabilecek bir kişi olması nedeniyle, CMK nın 250/3 maddesine göre, hakkında Özel Yetkili C. Savcılarının soruşturma yapma yetkileri mevcut değildir.
CMK. nın 250 maddesinin (3). fıkrasında yer alan; “Birinci fıkrada belirtilen suçları işleyenler sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun bu kanunla görevlendirilmiş ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hâlinde askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.” kuralı, Erzincan C. Başsavcısı hakkında, Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılarının soruşturma yapma yetkilerinin mevcut olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu nedenledir ki, Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu, dün ( 17.02.2010 ) olağanüstü toplanarak, yetkilerini aşan ve kötüye kullanan Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılarının özel yetkilerini kaldırma gereğini duymuş ve yargının siyasallaşmasına ve itibarını yitirmesine engel olmaya çalışmıştır.
Erzincan C. Başsavcısının başına gelenler, yargının siyasallaşmasının özgürlükler ve hukuk devleti açısından ne kadar tehlikeli olduğunu kör gözlere de göstermiş ve yargının bağımsız ve tarafsız olmasının önemini açıkça ortaya koymuştur.
Bu olay, tutuksuz yargılanmanın asıl olmasına rağmen, bir tedbir olan ve ancak yasada öngörülen koşulların varlığı halinde istisnaen baş vurulması gereken tutuklama kurumunun, ülkemizde amacı dışında kullanıldığını gözler önüne sermiş bulunmaktadır.
Ülkemiz yasalarına göre, tutuklama, mecburi değildir. Tutuklamanın yasada öngörülen koşullarının mevcut olması halinde dahi, yargıç' a tutuklama kararı verip vermeme konusunda taktir yetkisi tanınmıştır.
Tutuklama kararı verilebilmesi için, suçun işlendiğine ilişkin yeterli kanıtın bulunması ön koşul olup, bu ön koşulun bulunmasına rağmen, şüphelinin kaçma ve/veya delilleri yok etme ihtimali ve tehlikesi mevcut değilse, tutuklama kararı verilemez.
Burada yanlış bir değerlendirmeye de açıklık getirmek istiyoruz. General, Yargıtay Onursal C. Başsavcısı, Erzincan C. Başsavcısı gibi tanınmış mevki ve makam sahipleri söz konusu olduğunda, yandaş basın tarafından hemen eşitlik kuralı dile getirilmekte ve eşitlik kuralı uyarınca bu tür makam ve mevki sahiplerine imtiyaz tanınamayacağı ileri sürülmektedir.
Bu değerlendirme yanıltıcı olup, eşitlik kuralı ile de bir ilgisi bulunmamaktadır. Yeri ve yurdu belirli, mevki ve makam sahibi kişilerle, yeri yurdu belirli olmayan, sabit bir işi ve ikametgahı bulunmayan kişiler tabii ki aynı kefeye konulamazlar.
Tutuklamanın koşullarından biri, kaçma ihtimali ve şüphesidir. Bu itibarla, Yargıç, her somut olayda, tutuklanması talebiyle karşısına gelen bir şahsın kaçma ihtimalini, o şahsın özel durumuna göre değerlendirmek zorundadır. Yargıç, tutuklama nedenlerinin bulunup bulunmadığını taktir ederken, salt eşitlik kuralı adına, özel koşulları farklı olan kişileri aynı kefeye koyarak bir değerlendirme yapamaz.
Somut olayımızda, Erzincan C. Başsavcısının evinde ve makamında saatlerce süren aramalar yapılmış ve tüm delillere el konulmuş olup, Erzincan gibi bir ilimizin C. Başsavcılığı makamına getirilmiş olan bir kişinin kaçma ihtimalinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde daha titiz ve dikkatli olunması, kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların var olduğunun açıkça ortaya konulması zorunludur.
Erzincan olayı, AKP iktidarının Anayasada yapmayı düşündüğü değişikliğin asıl nedenini de açıkça ortaya koymuştur. AKP iktidarı, yargıyı, bugünü de aratacak şekilde siyasallaştırmak ve tamamen yürütmenin vesayeti altına almak amacıyla, daha demokratik Anayasa sloganı ile Anayasayı değiştirip, Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kurulunun ve Anayasa Mahkemesinin yapılarını değiştirmeyi kendisine kaçınılmaz bir görev addetmiştir.
Anayasada yapılacak olan değişiklik ile Türkiye Büyük Millet Meclisine, hatırı sayılır miktarda, Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kuruluna ve Anayasa Mahkemesine, üye seçme yetkisinin tanınması halinde, insan hak ve özgürlüklerinin, hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti ilkelerinin ne denli tehlikeye gireceğini, düşünmek dahi istemiyoruz.
GÜNER YİĞİTBAŞI