Ana Sayfa| Künye | AMACIMIZ | Önerilen Linkler | Biz Kimiz ? | İletişim | Giriş Sayfam Yap | Favorilere Ekleyin | Üyelik | Rss

Ana sayfa ZİHNİYET DEVRİMİ   
Molla-Papaz işbirliği ?
Özgün ve esas yapıları itibariyle, İslam'la, Mustafa Kemal mirası veya Cumhuriyet mirası veya Atatürk mirası arasında bir çelişme, bir didişme, bir zıtlaşma var mıdır, bir kavga var mıdır?

Eklenme tarihi: 15.09.2009 00:41:00

Prof.Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK'ün, Bahçeşehir Üniversitesi konuşması.

Hepinize sevgiler, saygılar; hanımefendiler ve beyefendiler,
    
Bugün sizlerle pek dinlemediğiniz bir iki konuyu gündeme getireceğiz; daha doğrusu parçalar halinde defalarca dinlemiş olabileceğiniz ama bir bütün olarak size bir ana başlık altında verilmemiş olduğunu düşündüğüm bir konu bu. Burada dördüncü dersim olmasına rağmen ben de bu konuyu sizinle ilk kez müzakere edeceğim.


Değerli arkadaşlar,


Defalarca seslendirmişimdir, hem fikir hayatımda hem siyaset hayatımda. Cumhuriyet dönemi aydınları ve ona bağlı olarak da siyasetçileri, çok ciddi ve hayatî tartışmalara sebep teşkil eden bir konu olmasına rağmen, şu soruyu hiç sormadılar; hâlâ da sormuyorlar. Bu sorunun sorulması gerektiğini, aydınların, sonra da siyasetin bu soruyu cesaret ve ciddiyetle sorması gerektiğini ben TBMM'de de defalarca gündeme getirdim. Hem normal konuşmalarımda hem de senede bir gün yapılan 23 Nisan Olağanüstü Genel Kurulu'nda, ki o, dünyaya hitap eden konuşmaların yapıldığı bir gündür. Yabancı misyon, kordiplomatik de orada olur o gün.


Soru şudur: Özgün ve esas yapıları itibariyle, İslam'la, Mustafa Kemal mirası veya Cumhuriyet mirası veya Atatürk mirası arasında bir çelişme, bir didişme, bir zıtlaşma var mıdır, bir kavga var mıdır?


Yani işin esası bakımından ve bu iki mirasın varlık yapıları itibariyle böyle bir kavga var mı? Bir defa, fikir olarak bunun sorulması ve cevabının verilmesi lazım. Cumhuriyet dönemi aydınları hâlâ bu sorunun cevabını vermemişlerdir. Bu sorunun cevabının verilmemesi yüzünden bu ülkeye kötülük etmek isteyen birilerinin yapay olarak yarattığı bir kavga maalesef devam ediyor. Çok sert biçimde sürüp giden bir kavga. Ve öyle bir noktaya geldi ki bu kavga bugün, Türkiye üzerinde hesabı olanların kendileri açısında da bazı menfaatler devşirebilecekleri ümidini yarattığı için, artık dışarıdan kotarılıyor.


Ilımlı İslam adıyla bugün Ortadoğu'ya, özellikle Türkiye’ye dayattıkları bir yapay din gündemdedir ve bunu dayatanlar, Müslüman olmayan güç odaklarıdır. Burası çok önemli. Şimdi bazıları, “Ilımlı İslam kötü bir şey mi?  Atatürk de zaten İslam’ı bunu ılımlandırmadı mı?” diyerek haysiyetsiz bir biçimde Atatürk'e de iftira ediyorlar. Bunların ciddiyetine ve samimiyetine asla inanmıyorum. Ne zamandan beri Türkiye'nin meselelerini ve Atatürk'ün bıraktığı mirasa ilişkin meselelerin geleceğini bu ülkeyi daha 90 yıl önce onursuz bir biçimde işgal eden Haçlı odaklar kotarıyor?


Cevabı Emperyalizme Verdirdik:


Bu nasıl iştir ki Cumhuriyet kurulalıdan beri 85 yıl geçmiş, bu 85 yıldan sonra şimdi suyun öbür tarafından birileri bize bir din dayatıyorlar ve bu da onları bu topraklardan kovup çıkarmış bir adamın bıraktığı eserin imhası sadedinde kullanılıyor. Geçen akşam, bir ekranda, köşe başlarını tutmuş adamlardan biri şöyle diyordu hiç utanmadan: "Atatürk'ün de zaten yaptığı Ilımlı İslam'dı." Bu, çok haysiyetsiz bir iftiradır ve bühtandır. Tabii, alan memnun, veren memnun. O ekranlara oturdukları zaman biri nalına, biri mıhına vuruyor. Şıracının tanığı bozacı türünden işler yapıyorlar. Yüreğiniz tutuyorsa, bunları kendi aranızda değil, bunlara cevap verecek adamların yanında söyleyin. Bunlar yalandır, bunlar haysiyetsiz bühtanlardır ve bunlar bu memlekete gaflet veya dalaletle kötülük etmektir. Hiçbirisinin ne ilimden ne dinden ne de tarihten mesnedi vardır bunların.


Ilımlı İslam, bir sömürge dini yaratmak üzere Türkiye'nin yaşadığı bin yıllık dini yozlaştırarak Türkiye'nin anasını ağlatmanın bir projesidir. Bunun aksini söyleyenler iftira eder ve haysiyetsizce yalan söylerler. Eğer bunun, en küçük anlamda tutarlı bir tarafı olsaydı, kendisini BOP Projesi'nin eş başkanı olarak tanıtan Sayın Recep Tayyip Erdoğan buna sahip çıkardı. BOP Projesi'nin eş başkanı olarak kendisini dünyaya tanıttığı halde; "Ilımlı İslam diye bir şey yoktur, İslam İslam'dır." diyor, demek zorunda kalıyor. İcraatı ayrı bir şey ama en azından teorik olarak bunu söylemek zorunda kalıyor.


Peki, birileri nereden çıkarıyor bunu? Yani bunların İslam bilgileri mi var? İslam'ın neresini biliyorlar da Ilımlı İslam'ın Atatürk mirasının bir icabı, uzantısı olduğunu söylüyorlar. O zaman bunlara, insan haysiyeti adına bir şeyi sormak isteriz: Eğer Ilımlı İslam Atatürk mirasının, Atatürk anlayışı ve idrakinin zorunlu bir sonucuysa o zaman Ilımlı İslam’ı ve onun ana başlığını oluşturan BOP’u dayatanlar niçin bu ülkede Atatürk'ü ve onun mirasını çökertmeye uğraşıyorlar?


Ilımlı İslam'ı dayatanlar değil mi bize “Atatürk’ten vazgeçin, yoksa Batı’yla entegre olamazsınız” diyenler. BOP ve Ilımlı İslam projelerinin ABD'deki baş teorisyeni Huntington değil mi, "Atatürk'ten vazgeçmeden Batı'yla kucaklaşmanız mümkün değil" diyen. Böyle bir paradoks, böyle bir çelişki, böyle bir ikiyüzlülük tuzağı olabilir mi? Peki, yine Ilımlı İslam'ı destekleyen Avrupa ülkelerinin, hem de Avrupa parlamentosu'nun başına gelmiş adamları değil mi, bir raporlarında; "Atatürk'ten vazgeçin", öbür raporlarında, "Laiklikten vazgeçin, yoksa AB'ye tam üye olamazsınız” anlamında dayatmalar yapanlar? Oostlander raporlarını hatırlayın: Birincisi kişiden hareketle "Atatürk'ten vazgeçin" demiştir, ikincisi ilkeden hareketle "Laiklikten vazgeçin" demiştir. İkisi aynı şeydir. Kişiden konuştunuz mu; Atatürk dersiniz, ilkeden konuştunuz mu; laiklik dersiniz. Bunların ikisi aynı. Bir madalyonun iki yüzü gibi. Atatürk olsun, ama laiklik olmasın demek eşyanın tabiatına aykırıdır. Laiklik olsun, ama Atatürk olmasın demek de eşyanın tabiatına aykırıdır.


Binaenaleyh, Türk milletini bir nevi idrak zaafı, akıl zaafı içinde insanlar yerine koyarak bu çelişkileri, sırf kendi hesaplarını hedefine vardırmak üzere bizim önümüze koyuyorlar ve maalesef bu ülke bunlara karşı şahsiyetli bir direnç sergileyemiyor. Birileri bağırıp çağırıyor fakat bu tahribata sistematik-felsefî bir direnç yok. Siyasî direnç zaten yok. O halde geriye, bir avuç gerçek Türk aydını ile aldatılan kitle kalıyor. Bunları masaya yatırıp milletin önünde, aydınlara ve aydınlığa yakışır bir haysiyetle tartışmak ve sonuçlandırmak zorundayız.


Temel soruya tekrar dönüyorum: Türkiye’de 80 yıldır sürüp giden bir kavga var ve bu kavganın ekseninde de İslam meselesi var. Şöyle de diyebilirsiniz: Yapay olarak yaratılmış bu kavganın ekseninde Atatürk mirasının İslam'la barışık olup olmadığı tartışması var. Bu tartışma yüzünden bu ülkede kan akıyor. Daha dün diyeceğimiz kadar yakın bir tarihte bu tartışmanın vücut verdiği bir terör dehşetiyle Türkiye'nin en yüksek yargı organları toplantı halinde, kurşun yağmuruna tutulmuştur. Bunlar unutulmaz. Bunları unutarak bir yere gidemezsiniz. Bunlar halının altına iterseniz yenileri ve daha ağırları tekrar vücut bulur. İçeride ve dışarıda bunları takip eden birileri var.


Değerli arkadaşlar,

Türkiye elli yıldır en hayatî meselelerini halının altına süpürüyor. Ama birileri hiçbir şeyi halının altına süpürmüyor ve uyumuyor. Halının altına süpürenler uyur ama meseleleri sizin aleyhinize değerlendirenler uyumaz. Halının altına süpürenler, işi zamana havale eder, gününü gün etmeye bakarlar. Ben 56 yaşında bir adamım; kendimi bildiğimden beri bu hep böyle olmuştur. Daha ne kadar geri gider, onu ben söylemeyim ama elli yılı kesin. Devamlı halının altına süpürmek ve devamlı günü gün etmek. Bu havalecilik, son zamanlarda ekonomide de günü gün etme sürecini başlattı.


Bugün Türkiye 400 milyar dolar borcun altında. Adı konmamış bir pranga ile bağlı, yarı tutsak bir ülke. Bağımsızlığı tartışılan bir ülke. Âdeta vesayet altında bir ülke. En önemli işlerine dışarıdan birileri karar veriyor. Daha da kötüsü, en önemli işlerinde karar versinler diye ülkeyi yönetenler dışarıdan birilerinden yardım, inayet dileniyor.


Şimdi önemli soruyu sormak ve cevap vermek durumundayız. Bu soruya cevap bulunmadan bu ülkenin rahat etmesi mümkün değil. Gayet açık ve vakur bir şekilde söyleyeyim: Benim siyasete girişimin sebebi bu soruyu sormak ve buna cevap getirmektir. Hem cevap hem çözüm. Benim siyasetteki varlığımın sebebi budur ve iddiam da budur.


Bu ülkede temel kavga sebebi olan ve dışarıdan ülkeye müdahalelerin de zeminini oluşturan ve imkânlarını hazırlayan soru şudur:


“İslam mirasıyla Atatürk mirası, bizim daha çok kullandığımız ifadeyle, Muhammedî mirasla Mustafa Kemal mirası arasında bir çelişme var mıdır?”


Bir defa bunu milletin önünde, cesaretle soracağız. Burada meseleyi halının altına süpürmek, bu soruyu sormamaktır. Bu soruyu sormadınız mı işi halının altına süpürüyorsunuz demektir. Ama zaman hiçbir şeyi halının altına süpürmüyor. Sosyolojik gerçekler süpürülenleri halının altından çıkarır ve çıkarmıştır. Efendim, biraz daha idare edelim. Nasıl idare edeceğiz? Sormayalım, az soralım, sorarken gargara yapalım, günü kurtaracak cevaplar verelim, ertesi gün gelsin, o gün bir şeyler yaparız. Böyle idare edelim. Hep böyle yapılmıştır. Aydın hep susmuştur, “Söz gümüşse, sükût altındır” diyerek nabza şerbet edebiyatıyla yan yatmıştır. Istırabı göğüsleme haysiyet ve şahsiyetini gösteren kaç aydınımız var? Kelimenin manasına hakikaten uygun kişiliği olanları tenzih ederek söylüyorum, bu ülkede aydın yaftalı adamların haysiyeti yok. Evvela bunu tartışmak lazım. Haysiyeti tartışılan bir aydınla  bu benim işaret ettiğim soruları sormanız mümkün değil. Cevap bulmanız hiç mümkün değil. Bunları sormuyor aydın. Aydın sormayınca oradan siyasetin başına geçen adamlar da sormuyor.


Türkiye’de siyasetin bir raiyye bölümü var; parmak kaldırıp indiriyor; yaşadık, gördük. Bir de siyasetin önünde giden adamlar var. Bunlar ya siyasetin cambazlarıdır ya da haysiyetli devlet adamları olarak  siyasetin önündedirler; ikisi de var. Türkiye'de belki devlet adamı niteliğinde siyasetçi yeterli olmadığı için sürünüyoruz ama elbette siyasette devlet adamı niteliği taşıyanlar da var.


Aydının sormadığı soruyu siyasetçi de sormuyor. Aydın bunu sormalıydı. Bu milletin şunu öğrenmesi lazım: Acaba benim bin yıldır yaşadığım dinimle, bağımsızlık ve aydınlığımı sağlayan cumhuriyet ve onu kuran irade ve liderin mirası arasında uyuşmazlık, çelişme ve çatışma var mı, olmalı mı?


Bunu soracaksınız? Ben laikim, din kelimesinin geçtiği bu soruyu sormam diyemezsiniz. Sen laiksin, ben de laikim ama laiklik bir din değil. Herkesin bir de dini var. Merak ediyorum: Dinimle laiklik arasında çelişme ve uyumsuzluk var mı? Din dediğiniz bu ülkede egemen yapı bakımından, İslam. İslam, bugün yüz küsur bin camiyle temsil edilen bir mühür fikir bu ülkede. Din dediğiniz zaman onu bu ülkede Avrupa'daki Hıristiyanlık gibi anlayamazsınız. Bakın, 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu'nun üç kıtada yaptığı cami sayısının üç, dört katı bugün Türkiye Cumhuriyeti'nde yapılmış. Nasıl bir mühür fikir, bunu görmek lazım. Böyle bir dinden söz ediyoruz. Şimdi siz bu dinle, bu ülkenin kurtuluşunu sağlamış ve çağdaşlığa uzanmış bütün değerlerinin dayandığı mirasın temelde barışık olup olmadıklarını, esasları bakımından kavga eder olup olmadıklarını sormuyorsunuz ve durumu el yordamıyla idare ediyorsunuz. Bunu ne kadar süreyle yapacaksınız? Geldiğiniz yere bakın, yapamadığınız belli. O halde, en hayatî sorumuzu sormaktan kaçmakla bir yere gidemeyiz.


Ben yirmi sene önce bu soruyu sordum, ama dinleyip cevap arayan insanlar azınlıkta kaldı. Onlar yolu açamadılar. Onlar etkili olmayı başaramadılar, yönlendirme noktasına gelemediler. Sonra biz bu durumu görerek siyasete girdik. Orda da durum şu an itibariyle, iç açıcı değil. O halde soru yeniden sorulacak. Bu sorunun cevabı verilmeden Türkiye’deki bunalım aşılamaz.


İslam mirasıyla Atatürk mirası arasında, bu iki mirasın özgün yapıları bakımından bir kavga var mı, yok mu? Yani bu kavga yok da birileri bunu sun'î olarak mı yaratıyorlar yoksa temelde bu kavga var da birileri bunu sun'î olarak yok mu gösteriyor? Yani bir sun'îlik var. Bu sun'îlik yok olan bir kavgayı var gösterme şeklinde mi yoksa var olan bir kavgayı yok gösterme şeklinde mi?


Soruların sorusu, bu ülkede budur. Bu soru Türkiye'nin iç meselesi olmaktan da çıkmıştır. Tıpkı insan hakları gibi, artık sadece Türkiye'nin dahilî meselesi değildir. Herkes bu işe burnunu sokmuştur, sokar. Senin Avrupa Birliği bağlamında, ABD ile ittifak bağlamında tartışılan bütün meselelerinin bir bakıma bu soruyla irtibatı var. Alevî- Sünnî meselesinin, hatta bölücü Kürtçülük meselesinin, hepsinin bununla irtibatı var.


Evet, var mı böyle bir kavga temelde, yok mu? Kavga esasta varsa belirleyeceğiniz siyaset başkadır, yapay olarak yaratılıyorsa başkadır. Birincisinde bir çıkış yolu arayacaksınız, ikincisinde başka bir çıkış yolu arayacaksınız. Millete şunu diyemezsiniz:


“Ey millet, böyle bir kavga var. Bu Müslümanlık denen yapıyla Mustafa Kemal mirası denen yapı aslında birbiriyle barışmaz ama, ikisi yan yana gelmiş bir defa; ikisi de başımızda, ne yapalım, sen de idare ediver.”


Eğer gerçekte böyle ise yandınız; bunu götüremezsiniz. Bakın, işte götüremeyeceğiniz BOP Projesi ile geldi gözünüze parmağını soktu. Vakıa inatçıdır, ısrarcıdır. Siz kaçmakla, kafanızı o yana bu yana çevirmekle kurtaramazsınız. Bir içimde parmağını gözünüze sokar. Onunla yüzleşeceksiniz. "Tarihimizle yüzleşelim" diye bir laf şimdi dolanıp duruyor. Güzel. Bizim tarihimiz çok eski. Siz çok eskileri bırakın da şöyle yakına gelin, altmış-yetmiş yıllık şu meseleyle bir yüzleşin bakalım. Her şeyin yumak başı burasıdır.


Bu soruyu, ben fikir hayatımda yirmi sene sordum. Şimdi de siyasette soruyorum. Ve bir siyasî organizasyonun, seçime girmiş bir partinin başındaki insan sıfatıyla soruyorum.


Sorunun cevabı, bir boyutuyla İslam ilahiyatına dayanıyor. Ve otuz yıldır Atatürk meselesini, tıpkı İslam meselesindeki ciddiyetimle inceleyen bir insan olarak sordum. Cevap şudur:

 

Özgün Atatürk mirasıyla, özgün İslam mirası arasında, başka bir deyişle, gerçek Muhammedî mirasla gerçek Mustafa Kemal mirası arasında hiçbir çelişme ve çatışma söz konusu değildir.


Kimler Neden Rahatsız Oluyor?


Biz bunu bu millete yirmi yıl boyunca söyledik; şimdi de söylüyoruz. Bunca acıya ve sıkıntıya sebep olarak kullanılan bu meseleye ilişkin tarihin ve milletin önünde bir tez ortaya koyuyoruz, bir iddia getiriyoruz. Birileri bundan rahatsız oluyor. Kimler rahatsız oluyor? Öncelikle, yirmi sene boyunca, İslam meselesinde bendenizi manşetlerden, hatta sür manşetlerden indirmeyen adamlar rahatsız oluyor. Niçin? İstismarları sona ereceği için.


Akıl ve irfan, vicdan ve basîret ne der? Şöyle der:

Muhammed mirasıyla Mustafa mirasını kucaklaştıran bu teze, bu projeye ihtiyaç var. Çünkü halk bu mesele yüzünden çok acı çekiyor. Bu meseleyi çok iyi bilen bir insan, iki miras arasında esasta bir uyumsuzluk yoktur dediğine göre bunun hayata geçmesi için bu teze destek verelim.”


Böyle demesi lazım. Akıl, halka sevgi ve saygı, insan vicdanı bunu gerektirir. Hayır, böyle demiyorlar. Tam tersine, “Bu iki miras arasında uyumsuzluk yoktur” neden diyorsun, sen de nereden çıktın?” diye bana ya saldırıyor yahut da başarılı olmayayım diye önümü kesiyor. Halkın bu mesajı fark etmemesi için akla gelebilecek her türlü engeli çıkarıyor, her türlü bilgi kirliliğini yaratıyor, akla gelmedik odaklarla  işbirliğine giriyor.


Bu, kavga devam etsin demek ve bu kavga devam ediyor. Anlaşıldı ki, bu kavganın devamında iki kutbun çıkarı var. Birisi Atatürk'ü dayatan ve sömüren kutup, birisi de İslam'ı dayatan ve sömüren kutup. Zannetmeyin ki, bunları sadece burada söylüyorum.  Hayır! Yayınlanmış Meclis zabıtlarına, 23 Nisan Olağanüstü TBMM Konuşmaları’na bakın. Şurada söylediklerimi, belki daha da sert ifadelerle, Meclis kürsüsünden ifade etmişimdir. Tarihin kayıtlarına, Meclis'in kayıtlarına bunlar geçti. İlginçtir, CHP beni hiç konuşturmadı Meclis'te, oradan ayrıldıktan sonra konuştum. On küsur konuşma yaptım. Üçü olağanüstü toplantıda, tarihî önemde konuşma.


Olağanüstü konuşmaların üçü de Meclis'in içindeki ve dışındaki siyasî partilerin ortak isteği ile bastırılmıştır. Sağcısı, solcusu, içerideki, dışarıdaki; hepsinin ortak isteğiyle. Bu benim mutluluk duyduğum bir gelişmedir ama bunun arkasının gelmesi lazım. Şu soru da hayatî bir sorudur:


İki temel mirasımız arasında kavga yoksa, bu temel hareket noktasından yürüyerek, ülke üzerinde hesabı olan dış güçleri kâhyalık ettirme sürecini kapatıp meseleyi niye kendimiz çözmüyoruz?Bu soruyu da sorduk. Halkın Yükselişi Partisi (HYP) bu temel soru üzerine vücut bulmuş bir siyasî hareket ve organizasyondur. Temel projelerimizden biri olarak dedik ki,


"Muhammed'le Mustafa'yı bütünleştireceğiz. Çünkü bu ikisi  arasında esasta bir zıtlık yoktur. Buradaki kavga, parçalanma, didişme ve aykırılık manzarası yapaydır. Türkiye’yi sevmeyen birileri tarafından yaratılmıştır. Türkiye’yi sevenler el ele verip bu yapay kavganın yarattığı bunalım ve kahırdan Türkiye’yi kurtarmak zorundadırlar. Bu onların tarihin ve Tanrı’nın önünde vicdan ve iman borçlarıdır.”


Bu yapay zıtlığın, biz, sezgi olarak, tahmin olarak nerelere dayandığını biliyorduk. Ama bir gün geldi birileri çıktı, Mustafa Kemal'i tarihin önüne çıkaran Türkiye işgalinin başındaki Batı güçlerinin gizli belgelerini yayınladı. Türk Tarih Kurumu'nda 8 cilt halinde. Bugüne kadarkisi 8 cilt. 8 cilt dediğiniz zaman her biri en büyük ebatta 600-700 sayfa. Böyle bir sekiz cilt. Adı da, Gizli İngiliz Belgelerinde Atatürk. Bunu, büyük diplomatlarımızdan biri, Bilal Şimşir 8 cilt halinde yayınladı ve TTK bunu bastı. Devamı gelir mi, gelmez mi, bilmiyorum. Bu belgeleri tetkik ettiğiniz zaman şunu görüyorsunuz:


Mustafa Kemal'le İslam dünyasının arasını açan, bütün stratejiler ve sloganlar, İngiliz Gizli Servisi tarafından üretilmiştir. Bunun fiiliyata geçmiş kısımlarını, millî mücadele boyunca Türkiye'de gördük, yaşadık. Şimdi oradan hareketle ben bir çalışma yapıyorum. Başlığı şu:


‘Yakın Tarihimizde Molla-Papaz İşbirliği’


Ben ilim adamıyım. 30 sene üniversitede hizmet ettim; on yılı dekanlık olarak. Bu başlığı atmak zorunda hissediyorum kendimi; ancak böyle ifade edebildim bunu. O, molla-papaz işbirliği bugün de devam ediyor.


Kaç başlık varsa molla-papaz işbirliğini bize tanıtan, hepsinin arkasında İngiliz Gizli Servis'i var. Bitmedi: Mustafa Kemal'le anavatanı olan Türkiye'deki dindar camianın arasına muğberlik ve fesat sokan bütün stratejiler ve sloganlar da İngiliz Gizli Servisi'nin üretimidir. Şeyh Sait isyanından, Bayburt'taki Şeyh Eşref isyanından, İngiliz Muhipler Cemiyeti'nin casusluk ve fesatlarına kadar hepsi gidip oraya dayanıyor.


Bir küçük örnek: İngilizlerin Trabzon'la Kars arasında iki buçuk yılı mekik dokumuş Lawrinson diye bir adamları var. İngiliz Gizli Servisi'nin adamı. Kontrol subayı olarak gelmiş 1919'da, iki buçuk-üç yıla yakın mekik dokumuş Trabzon'la Kars arasında. Ermeni meselesini tahrik etmiş, Rumları, Pontus meselesini tahrik etmiş ve bir de Millî Mücadele'yi ve Mustafa Kemal'i çökertmek için din meselesini tahrik etmiş.


Hart, Bayburt'un bir nahiyesi idi; şimdi kaza. Orada şu kadar insanın ölümüne sebep olmuş bir tarikat isyanı var: 1919 Şeyh Eşref isyanı. Şimdi ilk defa yayınlayacağız; çıkardık. Onun arkasında Rawlinson'la, Erzurum Kongresi'nden itibaren Mustafa Kemal'e, Damat Ferit'in ajanı olarak problem çıkarmış Ömer Fevzi denen Rum dönmesi bir adamın işbirliği var. Bakın, el atmadıkları hiçbir yer bırakmamışlar. Şeyh Sait isyanını herkes biliyor. İngilizler yaptırmış. Kendileri de itiraf ediyorlar. Ama Bayburt'un Hart'ında vücut bulmuş bir dincilik isyanını herkes bilmiyor.


Başka bir örnek: Şeyh Sait isyanıyla aşağı yukarı gündeş bir ayaklanma var: Rize'de Potemya mürteci ayaklanması. Potemye Rize’de bir köyün eski adıdır. Orda bir ayaklanma var. Ayaklanmanın başını çeken softalar, “Erzurum icabını yaptı, biz de ayağa kalkalım” diyerek halkı isyana teşvik ve tahrik ediyorlar. Şeyh Sait'e atıf yaparak. 1925 yılının aynı günlerinde. Potemya İsyanı küçük ve mevziidir, hemen bastırılmıştır ama nihayet bu da bir ayaklanmadır. Hepsinde İngilizlerin parmağı var. Kiminde doğrudan-açık, kiminde dolaylı-gizli. Bunlar, tarihin, geçtiğimiz zamanlarında öne çıkmış gerçekler.


Bugüne geldiğimiz zaman, aynı parmak bu defa yanına AB topluluğunu ve ABD'yi de alarak Mustafa Kemal'i Türkiye'de, ana vatanında çökertmek istiyor. Bu ılımlı İslam, bu laikliğin tartışmaya açılması, bu Patrikhane'nin ekümenikliği, AB raporlarında ve müzakerelerinde; laiklik, azınlıkların dinî hayatlarını yaşamasına çok imkân vermiyor şikâyetleri nerden çıktı? "Laiklik, azınlıkların, dinlerini yaşamalarına imkân vermiyor" diye şikâyet ediyorlar. Nedir bunun arkasındaki dert? Hangi azınlık dinini yaşayamıyor? Bir örnek verir misiniz? Böyle bir örnek yok, böyle bir sıkıntı yok. Yaygaranın sebebi besbelli: Patrikhane'ye ekümeniklik sağlamak. Ekümenikliğin hedefi de belli; Suriçi İstanbul'da bir Rum-Ortodoks din devleti kurmak ve Suriçi İstanbul'u, Yedi Tepe'yi onlara ekümenya olarak vermek. Olay buraya doğru gidiyor ve bu gidiş hâlâ devam ediyor. De facto durumlar yaratarak, bunun tohumlarını atıyorlar. Laiklik yakınmalarında esas mesele budur.


Bütün bunları gerçekleştirmede kullanılan bir kod adı var: AKP.


AKP iktidarını bir parti olarak olumlu veya olumsuz bir değerlendirmeye alabilirsiniz, o tercihe bağlı bir iştir. Ancak unutamayız ki, AKP aynı zamanda Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki projelerde bir kod adıdır. Ben bunu böyle tespit ediyor ve böyle inanıyorum. O kod adıyla varılmak istenen temel hedef de az önce söylediğimdir. O hedefe vardıklarında veya istediklerini alamayacaklarını anladıklarında ne AKP bırakırlar ne de dincilik.


Şimdi ana başlıklarımıza geçebiliriz.


ZULME VE EMPERYALİZME KARŞI İKİ MİRAS


İslam mirasıyla Mustafa Kemal mirasının temel niteliği antiemperyalizmdir. Bunun daha açık ifadesi bu iki mirasın ikisinin de zulme düşman olmalarıdır. Zulme düşmanlığın genelde iki temel anlamı var: Sömürgeciliğe düşmanlık, emperyalizme düşmanlık. Kur’an açısından baktığınızda bu ikisine bir şey daha ekleyeceksiniz: Kamu mal ve imkânlarına, kamu haklarına tasallut zulmüne düşmanlık.


Kur’an Açısından Zulüm:



Mustafa Kemal mirasıyla Muhammedî mirasın ikisi de antiemperyalisttir. Bunların açılımlarını, ayrıntılarını, belgeleri ve dayanaklarıyla ben, milletimizin önüne koyacağım. Tıpkı Kur'an'daki İslam'la, İslam'ın gerçek çehresini, uydurmalara bulaşmamış çehresini ortaya koyduğum gibi. Son on yıldır bu iş üzerinde çalışıyorum.


Bir kere şunu görelim: Mustafa Kemal, Hz. Muhammed'den bahsedildiğinde onun en büyük mucizesi Bedir Savaşı'dır diyor. Çok ilginç. Mustafa Kemal dendiğinde, bu ülkenin dağına taşına öğretilmesi gereken bir gerçektir bu. Üzerinde ısrarla durulması gereken temel gerçeklerden biri. Bu gerçek bize gösteriyor ki, Mustafa Kemal, Hz. Muhammed dendiğinde, her şeyden önce, özgürlük ve bağımsızlık için savaşmayı anlıyor. Nitekim, bir yerde kendisi, bunu ifade etmiştir. Hz. Muhammed’i, ‘esaret tanımamanın sembolü’ olarak tanımlıyor.


Yine ilginçtir, Millî Mücadele yıllarında İslam dünyası, Mustafa Kemal’e şu unvanı vermiştir:


Müslümanların militan lideri.’


Muhammed ile Mustafa’ya ilişkin bu beyanları birlikte düşündüğünüzde şunu söylemeden edemiyorsunuz: Mustafa Kemal, antiemperyalist Peygamber Hz. Muhammed’in antiemperyalist iman çocuklarından biridir.


Meseleyi daha iyi kavramak için Bedir Savaşı üzerinde durmalıyız. Bedir Savaşı bizzat peygamberimizin ifadesiyle, İslam'ın kader savaşıdır. Çünkü “O savaşta yenilseydik, diyor, Cenabı Peygamber, yeryüzünde İslam diye bir şey kalmazdı.”  Mustafa Kemal, onun en büyük mucizesi bu savaştır diyor. Çünkü orada bir büyük kitlenin özgürlüğünü, bağımsızlığını ve haklarını savundu ve başardı. Bir gün odasına gittiklerinde, masasının üstünde Bedir Harbi'nin krokileriyle meşgul olduğunu görüyorlar. Onlar üzerinde yoğunlaşmış; Hz. Muhammed’in bu savaşı nasıl yönettiğini inceliyor. Kendisinin bir kaç katı ve mücehhez bir müşrik ordusuna karşı ellerinde basit kılıçlar ve sopalardan başka bir şey olmayan bir avuç insan bu işi nasıl yaptı? Onu böyle hayranlıkla anlatıyor ve "Hz. Muhammed’in en büyük mucizesi, budur" diyor. Peygamberimizin antiemperyalist başarısını ‘en büyük mucize’ olarak öne çıkarıyor. Mustafa Kemal, Peygamber’i böyle anlıyor; ona din adına kafa tutan Haçlı işbirlikçisi dincilerse Peygamber denince en büyük mucize olarak Arap’ın takkesiyle, sarığını öne çıkarıyorlar. Şimdi buna bir de Arap petrodolarları eklendi. Artık saltanat dincilerini tut tutabilirsen!


Mustafa Kemal, Hz. Muhammed'in insanlığın önüne koyduğu antiemperyalist idrakin tarih içinde uygulamalarını yaparak hedefine vardıran, zafere ulaştıran bir numaralı liderdir.


Mustafa Kemal’den önceki savaşlarımızın hiçbirinde böyle ‘antiemperyalist’ bir çehre yok. Hemen tamamı, saldırı savaşıdır. Savunma savaşı olanlarının çoğu da mevziidir, hayat-memat harbi değildir. Bir kısmı da kaybedildiği için bize örnek olmaktan uzaktır.


Bir başka şekilde ifade edeyim: İslam dünyası içinde emperyalizme karşı savaş verip başarılı olan ve emperyalizme rağmen sınırlarını kendi pergeliyle çizdiği bir devleti kuran Türkiye Cumhuriyeti dışında başka bir örnek yok. Yalnız kurtuluş Savaşı ve yalnız Mustafa Kemal var. Emperyalizme karşı kazanılmış bir savaş ve emperyalizme rağmen sınırları çizilip kurulmuş bir devlet.


Arap ülkelerine bakın, Türkiye’nin bir örneği yoktur. İran çok eski ve büyük bir devlettir. İran Kurtuluş Savaşı türünden bir bâdire yaşamadığı için o bize örnek olmuyor.


Emperyalizme karşı mücadelenin İslam verileri açısından oturacağı temel teorik kavram, zulme karşı çıkıştır, zulme dirençtir. Temel mesele budur. Kur'an-ı Kerim bir tek düşman vardır diyor: Zulüm. Ne dinsizlik düşmandır, ne ateizm düşmandır ne falan dinden olmak düşmandır, ne günahkâr olmak düşmandır. Bir tek düşman var, o da zulümdür.


Zulmün üç alt başlığı var Kur'an'dan baktığımız zaman. Bunlar aynı zamanda savaşın da gerekçeleridir: Bir, topraklara tasallut; buna karşı çıkacaksınız. İki, inançlara tasallut; buna da karşı çıkacaksınız. Bu, Hac Suresi'nin 39-41. ayetleri. Üç, kamu mallarını ve imkânlarını talan, yani kamu mal ve imkânlarına tasallut. Kur'an-ı Kerim, kamu mal ve imkânlarına musallat olmayı, dinin inkârı olarak görüyor, riya olarak görüyor. Riya, şirktir. Şirk ise yine Kur’an’a göre büyük bir zulümdür.


Şimdi Mustafa Kemal mirasını bu açıdan değerlendirdiğimiz zaman bu üç zulümle mücadele ettiğini görüyoruz. Hayatı bu zulümlerle savaşarak geçmiştir. Mustafa Kemal’in dinle ilgisini bunu unutmadan değerlendirmek gerekir. Mustafa Kemal’i ‘ibadet Müslümanı’ olarak görmek isteyenler aldanırlar. O bir ibadet Müslümanı değildi; o bir cihat Müslümanı idi. Gerçek Kur’ansal anlamıyla cihattan söz ediyorum. Emevî mantığıyla cihattan değil.


Mustafa Kemal’in bu cihat Müslümanlığı yanında namaz-oruç-hac çok hafif ve gerilerde kalır. Kaldı ki, Mustafa Kemal, mesleği olan askerlik açısından, hele onun askerliği açısından bakarsanız, sürekli ribatta idi, sürekli murabata halinde idi. Ribat ve murabata halinin bizatihi kendisi ibadettir. Başka teknik ibadet aramaya gerek yok.


Mustafa Kemal'i bir ilahiyatçı veya din müceddidi olarak görmek veya göstermek niyetinde asla değiliz. Bu yanlış olur, duygusallık olur. Mustafa Kemal, nevi şahsına münhasır bir devlet ve siyaset adamıdır, ama Mustafa Kemal'in hayatını ve yaptığı işleri, söylediği sözleri bağlamlarından kopararak, yok farz ederek bir yere gidemezsiniz. Bizzat kendisi dinle ilgilenmiş, dinden söz etmiş, din meselesine mesai ayırmışsa o ayırdığı miktarda onu din açısından değerlendirmek zorundayız. Aksi halde Mustafa Kemal’e rağmen Mustafa kemal anlamaya çalışmak gibi bir yanlışa kurban gideriz.


Mustafa Kemal'in söylev ve demeçleri bin küsur sayfa, koca bir kitap halinde basılmış, önümüzde. Bir de resmî belgelere girmemiş söylev ve demeçleri var. Onlar da ayrı bir kitaptır. Lütfen gidin, şöyle bir iki-üç saat verin, harmanlayın; göreceksiniz ki, içinde Allah, Kur'an, Muhammed, din geçmeyen bir tane söylevi ve demeci yoktur. Mustafa Kemal din adamı değil, derviş değil, şeyh değil, niye yapıyor bunu? Dahi bir devlet ve siyaset adamı olarak şunu gördüğü için yapıyor:


Bu topraklarda her hangi bir şeyi başarıya götürmek için İslam meselesiyle bu ciddiyette ve bu derinlikte meşgul olmanız lazım. Siz inanırsınız, inanmazsınız, camiye devam edersiniz, etmezsiniz; yani ibadetli Müslüman olursunuz veya olmazsınız. O ayrı bir iş. Ben de Müslümanım, İslam imanını en büyük onur olarak taşıyorum. Ona mensup olduğumu gururla ifade ediyorum. Ama camiye devam edemiyorum. Benim dinim böyle bir devamı bana şart koşmuyor. Ben, mesela, Kur’an okuyorum, Kur’an ilimleriyle meşgul oluyorum. Ve benim bu yaptığım, Kur’an’ın açık beyanına göre, namazdan çok daha üstün bir ibadettir. Bunun üstünde bir ibadet var ki o da cihat. Yani ribat hizmeti, yani askerlik. Mustafa Kemal onu yapmış.


Dinci cehalet veya hurafe veya tezgâh, bu meselelerde konuşma salâhiyetini camiye devam kaydına bağlamak gibi bir dayatmayı ve din dışılığı bu ülkede yerleştirmiştir. Aydınlar da bu oyuna gelmiş ve bu oltayı yutmuştur. Şöyle yutmuştur: Adama, bu dinin ülke aleyhine kullanılması meselesini konuşalım, ibadetle, hatta dinle ilgin olmayabilir ama bu bir sosyolojik fenomen, senin çocuklarının geleceğini de ilgilendiriyor dediğinizde, "Ben bu işlerle uğraşmam, çünkü ben camiye gitmiyorum, ben laik adamım" diyor. Camiye gitmekle ne alakası var bunun? Arkadaş, sen bir defa şunu öğren! İslam'la ilgili söz sahibi olmak için camiye devam şartı yoktur. Bilgi ve samimiyet şartı vardır; dürüst olmak şartı vardır. Bu gerçeği öğrenmemiş bir aydın bu işlerin içinden nasıl çıkacak? Dinci, hele iki tane de Arapça cümle söyledi mi bunların nutku tutuluyor, ödleri kopuyor ve sus-pus oluyorlar, ondan sonra da adamlar halkı alıp götürüyor.

 

Halk, dinini seviyor. Sen böyle gaflet ve dalaletle veya hıyanetle sustukça halk nereye gidecek? Gideceği yer belli, dincinin kucağı ve tuzağı. Ben adama diyorum ki, bak, laiklik meselesini, din konusuna lakayt kalmak gibi anlarsanız mahvolursunuz. Adam bana diyor ki, biz laiklik meselesinde din kavramlarını kullanmayız. Peki, birileri seni mahvetmek için kullanıyor. Buradan zehir üretiyor ve sana yediriyor. Bunun panzehiri nerededir? O kavramların içindedir. “Yok, diyor, ben baskı yaparım, dayatırım; böyle çözerim!” Nasıl dayatırsın? “Ordu gelir vurur şaplağı, sesini çıkaramaz kimse” demeye getiriyor. Hayır, bak, o çare olmadı; gördük. Çare, bu işi, insan idrakinin tatmin bulacağı bir kulvarda çözmektir.


Bakın geldiğimiz yere: Batı, yani AB ve ABD,Türkiye'de iki mirası çökertmek istiyor: Biri, özgün İslam mirası, öteki de özgün Atatürk mirası. Hurafe İslamı, Arap İslamı, Emevî İslamı, Batı'nın alkışladığı şeyler. Onlardan hiçbir rahatsızlığı yok. Zaten o sahte ve sözde İslamların temsilcileriyle işbirliği yaparak Türkiye'yi mahvediyor. Mesela, İslam’ı benim anlattığım ve anladığım gibi anlayanlara asla yanaşmıyor Batı. Benim anlattığım İslam’dan rahatsız. Ondan korkuyor. Neden? Niçin? Bir papaz bunun cevabını çok iyi verdi. Diyor ki, "Bu adam İslam'ı sevdiriyor. Bunun anlattığı İslam’dan uzak durmalıyız." Bir konferans istemişlerdi yabancı okullardan birinde. Sordular; olur, gelir veririm dedim. Okulda o işin başındaki papaz müdüre soruyorlar organizasyonu yapanlar. “Kim gelecek?” diyor. Falanca gelecek dediklerinde, yerinden fırlıyor ve şöyle diyor: “Yooo, o olmaz!” diyor. Şimdi isim vermek istemiyorum burada, bunlar benim yazılı belgelerimde var; hepsi yayınlanacak.


Batı’nın bu Haçlı siyasetçilerine ve onların içimizdeki çıkar uzantılarına göre, Müslümanlığın alâmetlerinden biri de İslam’dan nefret ettirmek. İşte böyle bir İslam istiyorlar.


Evet, benim gibilerin anlattığı İslam aydınlık, sevecen, akılcı, ilimci, çağdaş. Peki, Batılılar bunlardan genelde rahatsızlar mı? Hayır! Peki, dertleri ne? Dertleri ve rahatsızlıkları, benim gibilerin anladığı ve anlattığı İslam antiemperyalist. İşte mesele bu.


Antiemperyalizm bahsinde, Mustafa Kemal mirasıyla İslam mirası tıpatıp aynı, hatta o anlamda Mustafa Kemal, Hz. Muhammed'in hayallerini hayata geçiren İslam tarihi içindeki en dirayetli önderdir. Bunu kaydedelim.


Savaş gerekçesi olarak bir tek sebep kabul etme bakımından da bu iki miras müşterektir.


Mustafa Kemal için de İslam için de savaş sebebi tektir: İnsana zulüm.


Zulmün alt başlıkları var, biraz önce söyledim: Topraklara tasallut, inanca tasallut. Hz. Peygamber’in bizzat yönettiği savaşlarla, Mustafa Kemal’in yönettiği Kurtuluş Savaşı'nda bu iki sebep var.


Özgürlük anlayışında da bu iki miras tamamen aynı düşünmektedir. Klasik Arap-Emevî fıkhı, özgürlük denince sadece kölelikten azâde olmayı anlar. Kur’an’a sorarsanız durum sadece bu değildir. Özgürlük anlayışını eğer Kur'an'a sorarsanız, özgürlük bir ‘istitaat’ meselesidir. İstitaat nedir? Bu Arapça kelime, bir Kur'an kavramıdır. Güç yetirmek demektir. İslam fıkhını tetkik ederseniz şunu görürsünüz: İstitaattan iki anlam çıkarılmıştır: Birisi, siyasal- askerî güç, ki buna ‘güvenlik özgürlüğü’ denmiştir. İkincisi ekonomik güç ki bu da ekonomik özgürlüktür. Mesela, Hac için özgürlük şartı vardır. Bunun anlamı istitaattır. Hem yol güvenliği olacak, hem ekonomik özgürlük olacak. Ekonomik özgürlüğü olmayan bir ülkede Hac, farz olmaktan çıkıyor. Bu, ‘Cuma Namazı’ için de böyledir. İlginçtir, fıkıh bütün mezhepleriyle, bu iki ibadet için özgürlük şartı aramış. Niçin? Namaz kılarsınız, buna kimse engel olamaz. Gece-gündüz, evde barkta kılarsınız. Hatta ne kadar gizli kılarsanız o kadar makbuldür. Ama niçin Cuma ile Hac'da bu özgürlük şartı, bu istitaat şartı var?


Bu özgürlükler bir Müslüman toplumda sendelemeye, tökezlemeye başlamışsa Müslüman bunu fark etsin diye koymuş. Yoksa camiler, Muhammed İkbal'in dediği gibi sömürgecilerin hapishanelerine, kutsallaştırılmış hapishanelere dönerler. Öyle hapishaneler ki kapısına kilit vurmanıza gerek yok. İçeri soktuklarınız zaten orada kendilerini bağlarlar.


Ben, Kur'an-ı Kerim'i üç yaşından beri okuyan bir insanım. Türkçe'den önce o dili ve o alfabeyi öğrendim; zaten ilkokul okumadım. İlk hocam da babam. Kur'an-ı Kerim, 604 sayfalık bir kitap. Ben bu kitabı, kırk küsur yıl buna hizmet etmiş bir insanın bileceği kadar biliyorum. Şimdi bugüne bakıyoruz: Bu 604 sayfalık kitabın dininden bize bıraktıkları, 100 metreye bir cami yapmak bir de hanımların başlarını mümkün olduğu kadar sıkıca kapamak. Ne kadar fazla kaparsanız o kadar makbul. Burkaya doğru giderse çok daha makbul; mümkünse rahat nefes alıp verme imkânını bırakmayacaksınız. Taki, kadın denen yarım akıllı (!)varlık, zorluk çeksin de hizaya gelsin. Peki, bu 604 sayfalık kitapta başka bir şey yok mu din adına?


Emperyalizm bize diyor ki, "Siz bu kitaptan şu ikisin alıp gerisini bize bırakın". Gerisi ile ilgili konuları biz tedvir edelim. Şimdi ben de bu millete bir soru soruyorum: Kurtuluş Savaşı'nı verdiğimiz sırada, bu iki şeyde bir eksik var mıydı? Camilerin kapısında kilit var mıydı? Yoktu. Hanımların başlarının sıkıca kapatılmasına bir engel var mıydı? Yoktu. Peçe bile kullanılıyordu. Peki, biz Kurtuluş Savaşı'nı niye verdik? Soruyu bir başka şekilde sorayım: O gün din adına elimizde olanlarla bugün din adına elimizde olanlar arasında bir fark var mı? Yok. Kırım Muahedesi ile imzaladığımız borçlanma Avrupa başkentlerinde bayram havasıyla kutlanmıştır. Osmanlı’nın ilk borçlanmasıdır. 1881'de, Atatürk'ün doğduğu yılda Düyûnu Umumiye resmen kuruluyor; ondan sonrası belli. Bugün, kurumların, kişilerin adları değişmekle birlikte aynı pranga, Türkiye'nin boynunda 400 milyar dolar borçla vurulmuş.


Yargımıza müdahale ediyorlar, parlamentomuza kadar müdahale ediyorlar. Birliğimize-dirliğimize müdahale ediyorlar. Ekonomimiz zaten onların elinde. Antiemperyalist, zulme direnci Allah'a imanla eşitleyen din adına bizim elimizde iki tane şey kalıyor: 200 metrede bir cami ile hanımların başlarının sıkıca kapatılması. Başka bir şey var mı?


Allah İle Aldatmaya Karşı Çıkış:


Muhammed-Mustafa mirasındaki ortak değerlerden biri de Allah ile aldatmaya karşı çıkıştır. Mustafa Kemal'in, tarih önünde, maskesini yırttığı şerlerden birisi de budur. Kur'an'ın böyle bir talebi var. Ben bunu sık sık söyledim, burada da söylüyorum: Kur’an, Allah ile aldatılmayın diyen tek kitaptır. Siz, din adına işlenen hıyaneti ve sergilenen karanlığı aşmak için Kur'an'dan daha iyi hiçbir yerden yardım alamazsınız. Ama bu yardımı size verecek sistemleri kurmak ve kişileri bulmak zorundasınız. Kur'an, mezarlıkta okunarak bunu size vermez. Bugünkü Kur'an kurslarında okunarak hiç vermez.


Bu anlamda Kur’an’ı siz, siyasal İslam’ın sahneye çıkışından sonraki imam-hatip okullarından da öğrenemezsiniz. Siyasal İslam’ın tasallutundan önceki imam-hatip okullarından öğrenebilirdiniz. Ben oradan gelen bir adamım. Evet, ben hukuk ve felsefe tahsil ettim ama ilahiyat menşeim oradandır. Siyasal İslam , o, benim okuduğum imam-hatipleri bitirdi. Bugünküler başka bir şey. Okuldan çok başka bir şey. Siyaset dincileri onları kendilerinin ‘arka bahçesi’ olarak nitelendiriyor. Öyle mi, değil mi? Cevabını bugünün İmam-Hatip temsilcileri versin.


Kur'an-ı Kerim açık ve net uyarıyor:


"Sakın, aldatan sizi Allah ile aldatmasın!” (Fâtır, 5; Hadid, 14)


Allah ile aldatılırsanız iflah olmazsınız, dikkat edin, Allah ile aldatılmayın! Defalarca söylüyor bunu. Ben, bütün dinlerin kutsal metinlerini tetkik ettim. Kur'an dışında bunu söyleyen başka bir kutsal metin yok.


Mustafa Kemal, Allah ile aldatmanın saltanatına darbe vuran adamdır. Dinci istismarın Mustafa Kemal'den rahatsızlığının temel sebeplerinden biri budur. Ayrıntıya girmiyorum. Kısacası şu, Allah ile aldatılmamayı Muhammedî miras istemiş, Mustafa Kemal mirası gereğini yapmış. Muhammedî miras fikir ve iman zeminini kuruyor, Mustafa Kemal uygulayıp hayata geçiriyor.

 

Riyanın Dışlanması:


Riyanın dışlanması iki mirasın en önemli ortak değerlerinden biridir.


Riya basit bir mahalle kavramı değil. Kur'an-ı Kerim'in temel kavramlarından biridir. İkiyüzlülk demek. Bu toprakların büyük ruhlarından biri olan Mevlâna Celaleddin, riyanın Kur’ansal anlamını ölümsüz bir ifadeyle insanlığın önüne koymuştur.


"Riya bir insanın olduğu gibi görünmemesi veya göründüğü gibi olmamasıdır."


Mevlâna'nın verdiği bu tanım Kur'an'ın verdiği tanımla tıpatıp aynıdır. Ve Kur'an diyor ki, riya, en şerîr putperestlik, en yıkıcı zulümdür. Çünkü riya şirktir ve şirk, hem zulüm hem de  putperestliktir. Hele bir de gizli riya olursa. Örtülü, maskeli olursa.


Mustafa Kemal mirasında da ikiyüzlülük en büyük melanettir. Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı literatüründe belki binlerce kez kullanılan namusluluk veya namus kavramını inceleyin o; ikiyüzlü olmamakla eş anlamlıdır.


Bu bir çalışma konusudur; müstakil çalışma konusudur. Üniversiteli arkadaşlara buradan duyurmak isterim. Ben öyle bir çalışma görmedim, bunu birinin yaptırması lazım: Kurtuluş Savaşı literatüründe namus kavramı.


Bir tek kavram üzerinde yoğunlaşmıştır dedelerimiz bu savaşı verirken. Namuslu adam. "Size şunu gönderiyorum. Ne istiyorsa yapın" der Müdafaai Hukuk mensupları. İki kelimelik tek gerekçe gösterirler: Namuslu adamdır. Veya şöyle derler: “Bu adam bizimle olamaz; çünkü namuslu değildir.”


Geliyorlar Atatürk'e, "Efendim, filanca öyle muhalefet yapıyor ki, memlekete zarar verecek, bunun durdurulması lazım." Atatürk’ün cevabı: "Ona dokunamayız." Israr ediyorlar: "Efendim, çok sıkıntı yaratıyor, bize büyük engeller çıkarıyor" diyorlar. "Namuslu adamdır, dokunamayız" diyor. Bir yerde de şunu söylemiştir. Şimdi ismi telaffuz etmek istemiyorum. Diyorlar ki, işte falanca çok zarar veriyor bize, bıçak kemiğe dayandı. Bertaraf etmeliyiz.” Şöyle diyor büyük Atatürk:


"Bertaraf edemeyiz, muhalefetine katlanacağız, çünkü namuslu adam. Bertaraf ettiğimizde, yerine hem muhalif hem namussuz biri gelirse ne yaparız!?"


İşte Mustafa Kemal bu. Siyasette ilke bu. Adam olmak bu. Bunları anlattınız mı siz? Mustafa Kemal adına ha bire heykel dikiyorsun, ha bire rozet dağıtıyorsun. Geldiğin yer ortada. Bunları anlattın mı? Bir adam, eğer misyonu bu ülkeye düşmanlık ve hıyanet değilse bunlarla öne çıkarılmış bir Mustafa Kemal'e sırtını dönemez. 


Bunları anlatmak yerine ne yapmıştır, Mustafa Kemal'in etrafını çeviren çıkarcı dalkavuk takımı? İrdelememiz lazım, irdeliyorum. Tutmuş, Hz. Muhammed için Süleyman Çelebi tarafından yazılmış ‘Mevlit’i, annesi Âmine'nin ismini Zübeyde'ye, Muhammed'i Mustafa'ya dönüştürerek milletin önüne çıkarmış. Yahu sen bu milleti çıldırtmak mı istiyorsun Behçet Kemal? Senin Allah'tan korkun yok mu?


“Bizim yeni tanrımız Mustafa Kemal’dir” diyen adamlar var. Birçok var; bir tane, iki tane, üç tane değil. Bunları Atatürk'e duyurduklarında bunlara isyan ediyor, karşı çıkıyor. Tamam ama bu yetti mi? Yetmediği ortada.


Bu dalkavuk edebiyatının, bu, İslam'dan nefreti Atatürk'e sevgi adı altında saklayan sapık edebiyatın satırlarını ve mısralarını okuyup da bir Müslüman'ın çileden çıkmaması mümkün değil. Çıldırmaması mümkün değil. Ben, kariyeri felsefe olan bir adamım. Meseleleri felsefenin verdiği imkânlarla kırk kalıba döker, tevil eder, makul hale getirebilirim. Ama bu dalkavuk edebiyatının felsefî bir tevilini yapamadım. Bu nasıl iştir? Böyle bir mirası, böyle bir adamı bu ülkenin Müslüman insanının önünde bu hale getirmeye ne hakkınız var? Bunların deşifre edilmesi lazım. Bunların hayasızlığının, bunların sapıklığının, en azından yanlış yaptıklarının bu millete anlatılması lazım. Bunlar doğru yapıyor derseniz, Mustafa Kemal'le, bu ülkenin dindar adamını barıştırmak mümkün olmaktan çıkar. Dincisiyle hiç barıştıramazsın, o zaten iyi niyetli değil. Dindarı da barıştıramazsın, çünkü vicdanını ikna edemiyorsun, etmiyorsun.


Dindar derken neyi kastediyorum? Türk aydınları şunun üzerinde durdu mu? Hareket noktası budur. Din adına hıyanet sergileyen Damat Ferit ve güdümündeki, İngiliz uşaklığı yapan Şeyhülislam unvanlı Dürrîzade’nin Millî Mücadele aleyhinde verdiği fetvanın altında bir tek kendisinin imzası var. Dürrîzade fetvasının, Millî Mücadele, Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliye aleyhinde verdiği fetvanın altında yani emperyalizme uşaklık fetvasının, hıyanet fetvasının altında bir tane imza vardır: Dürrîzade haininin imzası. Bir başka hain olan Mustafa Sabri de destek vermiştir ama imzası yok fetvanın altında. Buna mukabil Millî Mücadele'ye, emperyalizme karşı çıkan Mustafa Kemal'e ve Kuvayi Milliye’ye destek veren Börekçizade Rifat Efendi’nin karşı fetvasının altında 150 küsur müftü ve müderrisin yani din adamının imzası var. Daha sonra, Anadolu sathındaki katılımlarla bu, iki yüzü aşmıştır.

 

Bakın o da dindir, bu da dindir. Dürrîzade haininin fetvası da din adına çıkarıldı, Börekçizade’ninki de. Millî Mücadele lügatinde Börekçizade’nin unvanı ‘Mübarek Adam’, Dürrîzade’nin adı ‘Hain’dir.

Kurtuluş Savaşı önce bir fetvalar savaşı olarak başladı; bunları da bilmek lazım. İstanbul'un çıkardığı hıyanet fetvaları ile Ankara merkezli sadakat fetvaları mücadelesini unutmamak lazım. Oradan alınacak önemli dersler vardır. O dersler alınmamıştır; alınmalıdır. O fetvaların ikisi de İslam adına çıkarıldı. Tarih, hangisinin İslam, hangisinin imansızlık ve alçaklık olduğunu önümüze koymuştur. Tartışma yok. Ama orada göreceğimiz şeyler var. Ankara'nın çıkardığı, o zaman Ankara müftüsü olan, sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk diyanet işleri başkanlığını yapan  Rifat Börekçi –ki Atatürk’ün her gördüğü yerde kendisi için ayağa kalktığı üç insandan biridir-fetvasında belirginleşen dini koruyamadık, Dürrîzade türedileri ortalığı sardı. Hem de Haçlılarla açık işbirliğine giden türediler. Bugünkü hıyanet fetvacıları, Dürrîzade’ye bile rahmet okutacak bozukluktadır.


Biz, hangi hataları yaptık ki, değerli arkadaşlar, tarih, Rifat Börekçi fetvasının haysiyetini ve isabetini ortaya koymuş olmasına rağmen Türkiye'yi, Dürrîzade dincilerinin eline teslim ettik? Burada ciddi hatalar yapılmış olmalıdır. Başlangıç noktası bu. Hangi hatalar, hangi gafletler, dalaletler sergilendi de veya neler yapılmadı da bu ülke Dürrîzadelerin anlattıkları dine ve dinciliğe yenik düştü? Şimdi de Türkiye, Dürrîzadelerin işbirliği yaptıkları odaklarla yönetiliyor. Bunların üzerinde düşünmeyen aydınlar, düşünmeyen bir siyaset hangi projeyi üretip de Türkiye’yi bu bâdirenin içinden çıkaracak? Çıkaramazlar.


İşletilen Akıl:


Muhammed-Mustafa mirasının ortak yanlarından biri de aklı öne çıkarmalarıdır.


Kur'an-ı Kerim; “aklını işletmeyenler üstüne Allah pislik yağdırır” diyor. Bu, Yûnus Suresi 100. ayet. Bunu Mustafa Kemal demiştir desem, bilmeyen birine, dindar veya dinci birine; bana isyan eder. Şükürler olsun ki, Kur’an söylüyor. Pislik, aklı olmayanlar üzerine iner denmiyor, aklını işletmeyenler üzerine iner deniyor. Aklın varlığı yetmez, işlevsel akıl lazım.  Buradan hareketle İslam mirası şunları tespit etmiştir. Akıl, komutan olacaktır. Dinin de komutanı akıl olacaktır.


Peki, Mustafa Kemal'in dediği ne? O Anayasa'ya 1937'de koyduğu laikliğin mânâsı ne?
Mustafa Kemal'in alâmeti farikalarından biri, aklı işler hale getirmektir. Aklın işletilmesinin yöntemi ve teminatı ise laiklik. Bugünkü dünyada, o olmadan akıl işletilemez. O, işlevsel olarak bulunacak. Kanun kitaplarına yazarsınız, yazmazsınız; bu bir yöntem meselesidir. Türkiye gibi bir ülkede yazmazsanız sizi duman ederler. Yazdığınız halde duman ediyorlar.


Bilimin Öncülüğü:


Kur'an'ın egemen değerlerinden biri de bilime verdiği tartışmasız üstünlük ve öncülüktür. Kur'an, ilginçtir, iman kelimesine eksiklik ve kötülük izafe eder, ilim kelimesine etmez. Neden? Çünkü iman sübjektiftir; yanılır, hata eder. İlim objektiftir, yanılmaz; yanılırsa denetlersiniz. Eğer söz konusu olan gerçekten ilimse ondan asla kötülük üremez.


İlmin ürettiklerinin kullanımı ahlakî bir meseledir. O kullanımda kötülük de olur, bozukluk da. O ayrı. Ama bizatihi ilim kötülük üretmez. İlim atomu parçalar; bu, kötülük değildir. Ama sen gidip atomu Hiroşima ve Nagazaki'de insanların başına atarsan o ahlakî bir meseledir ve kötülüktür.


Bilimin öncülüğü, hayatın ve mutluluğun garantisidir. Atatürk'ü hatırlayalım, bütün yapıp ettikleri ilim ve aklın öncülüğündedir. Bu öncülüğü söyleme dönüştürdüğü söz şu:


"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir."


Bütün vicdanımla sizi temin ederek söylüyorum ki, Atatürk'ün bu sözü, Kur'an'ın iki yüze yakın ayetinin Türkçe ifadesidir. Biraz daha Kur'anîleştirerek söyleyeyim:


“Hayatta tek mürşit ilimdir.”


Kur'an'a göre, peygamberlere gelen vahiy de, ki Hz. Muhammed'le bitmiştir, yeryüzüne indikten sonra ilme dönüşür. Ondan yararlanmak için ilmi devreye sokacaksınız. Vahiy, epistemolojik olarak ilim üstüdür diyebilirsiniz, vahyin getirdiği bilgi ile bilimin kazandırdığı bilgiyi, elde edilişleri açısından tartışabilirsiniz ama unutamazsınız ki, vahyin getirdiği bilgi ile bilimin kazandırdığı bilginin kaynağı tektir: Varlığın esası. Siz buna, inanç ve anlayışınıza göre, Tanrı diyebilirsiniz, tabiat diyebilirsiniz; bunlar yöntem ve tercih işidir.


Gerçek olan şudur: Eğer insanın müdahalesiyle kirletilmemişlerse vahiyle bilimin verdikleri bilgiler arasında çelişme ve uyumsuzluk yoktur, olamaz.


Buna rağmen, Kur’an burada, bir sigorta koymuştur: Bilimin verileriyle aklın verileri arasında çelişme veya zıtlık imajı doğursa öncülük, komutanlık, düzelticilik rolü bilime verilecektir. Neden? Çünkü vahiy dediğinizde iman, iman dediğinizde ise sübjektivite söz konusu olur. O halde komutanlığı sübjektiviteye veremeyiz, komutanlık objektivitenin, aklın ve bilimin olacaktır.


Kur'an’ın en hayatî tezlerinden biri şudur: Vahiy ilme teslim edilmedikçe ondan hayır gelmez.


Bugünkü İslam dünyası görüyor mu? İlk üç yüz yıl bunun tersini yaptığı için, yani aklı ve bilimi vahye değil, vahyi akıl ve bilime denetlettiği için Müslümanlar dünyanın önünde gittiler ve hemen hemen tüm bilim şubelerinin kuruculuk onuruna sahip oldular. Sonra sistem ters döndü ve Müslümanlar battı. Öyle bir batış ki bu, ne para kurtarıyor ne de petrol. Kurtarıcı reçete, Mustafa Kemal tarafından yeniden devreye kondu ama ne yazık ki Müslüman dünya Mustafa Kemal’i değil de İslam’ın düşmanı Haçlıları dinliyor. Böyle bir dünyanın iflahı mümkün mü?

 

Raiyeleşmemek:

Tâbir Kur'an'ındır. Bu tâbirlerin  Kur’an’da olduğu bile söylenmedi bu millete. Tarihin önündeki hakkımı kullanarak diyorum ki, bu millete bu tâbirin ve buna bağlı emrin Kur’an’da yer aldığını ilk kez bendeniz söylemiştir. “Raiyeleşmeyin!” buyruğu (Bakara Suresi, 104) Kur'an'ın bugüne değin yapılan meallerinde, saray ve saltanat rahatsız olur diye saklanmıştır. Ayeti Kur’an’dan çıkaramayacakları için buyruğu saklama sadedinde ayeti tağyir ve tahrif etmiş, böylece emri halktan saklamışlardır. Klasik Arap-Emevî dinciliğinin bu, ‘halktan saklama’ işindeki ‘dinci’ ustalığı, inanın, engizisyon papazlarına taş çıkartacak bir şeytanlık ve rahmet okutacak bir zulüm manzarası arz eder.


Bu konuda, bu satırları yazan adamın bir çalışması var, henüz yayınlanmadı: ‘Üstü Örtülen Beyyineler’.


Türkiye tam bağımsız hale gelince, siyaseti bırakıp o ve benzeri çalışmalarımı yayınlayacağım. Ama şimdi olmaz. Bağımsızlık kazanılmadan din dersi yok. Çünkü bağımsızlığı olmayan ülkenin dini olmaz. Bunu da bana, o üzerinde konuştuğumuz iki miras öğretti. Daha açıkçası bunu ben Muhammed ile Mustafa’dan öğrendim.


‘Raiyye’ hayvan sürüsü demek. Padişahlık döneminde halkın bir adı da raiye idi. Çoğulu, reâya. Raiyeleşmek ise sürüleşmek demek. Sürüleşince birine “Bize çoban ol” diyeceksiniz. Demeseniz de sürüleşince birileri size mutlaka çoban olacaktır. Tabiatın kanunu böyle. Çünkü sürüye çoban lazım. Kur’an diyor ki,

 

“Sürüleşerek birilerine, ‘Bizi, çobanın sürüyü güttüğü gibi güt’ demeyin.”


Bir yandan da diyor ki, krallık sistemleri zulüm ve zillet sistemleridir. Peygamberimiz bu Kur’ansal idraki ayrıntılarken şöyle buyuruyor:


“Krallıklar artık ayağımın altındadır.”


Şunu da duyuruyor:


“Kisra öldü, artık Kisra gelmeyecek; Kayser öldü, artık Kayser gelmeyecek.”


Kisra doğu krallarının, Kayser de Batı krallarının unvanıdır Arapça’da. O halde, yüce Peygamberimiz şunu buyuruyor:


Artık ne doğuda ne de batıda, krallık, padişahlık, sultanlık olmayacak, olmamalıdır.


Muhammed böyle buyurdu, Mustafa da Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ında bunun icabını yaptı. Hz. Muhammed’in hasretini çektiği ve buyruklaştırdığı bir şeyi yaptığı için onun iman çocuğu Mustafa’ya karşı çıkmak Müslümanlıkla bağdaşır mı?


Vicdanlara bunu sormak lazım. Ama sormadan önce, şu benim anlattığım gibi anlatmak zorundasınız. Dayatmakla, rozet dağıtmakla olmaz.


Sorarım size, bugünkü İslam dünyasının, bu sözlerin sahibi Peygamberin iman çocukları olduğunu söyleyebilir misiniz? Bırakın kralı, kayseri, kisrayı insanlığın yakasından atmayı, İslam dünyası Kelimei Şehadet düşmanlarının önünde sürüye dönmüş durumda. Ve başlarında, Haçlı kodamanların eşbaşkanlığını yapanlar çobanlık etmede. Bu gidişe tahammül edenlerin kıldıkları namazın Kur’an’ın emrettiği ve Muhammed’in kıldığı namaz olduğunu söyleyebilir misiniz?


Söyleyenlerin imanından şüphe ederim. Biraz daha ısrar ederlerse hıyanetlerinden şüphe ederim.


Bir soru daha: Hz. Muhammed’in iman evladı olmaya, raiyyleşmeyi tarihe gömen Atatürk mü daha layık, Bugünkü Arap âleminin yeme-içme makinesi gibi çalışan kralları mı?


Bir soru daha: Türkiye’de İslam adına velvele koparan siyaset ve saltanat dincileri, Atatürk’ü İslam’a aykırılığı yüzünden mi reddediyorlar yoksa şu raiyeleşmeyi kaldırıp bundan nemalananların saltanatına son verdiği için mi?


Şu raiyeleşme ve başına çoban dikme konusunda, muhteşem bir ‘Millî Mücadele anekdotu’ nakledelim. Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, Millî Mücadele’yi desteklemesi, İngilizlere karşı çıkması istendiğinde, isteği seslendiren Konyalı Vehbi Hoca’ya şöyle diyordu:


"Hoca, Hoca! Sözlerinize dikkat edin! İngilizler ne isterlerse onu yaparlar. İsterlerse Ankara’yı da işgal ederler. Bu millet sürüdür. Bu sürüye bir çoban lazım, o da benim."

Kime diyor bunu? Cumhuriyet döneminde Şer’iye Vekilliği yapmış ve bir tefsir de yazmış olan Konyalı Vehbi Efendi'nin de içinde olduğu bir heyete ve özellikle Vehbi Efendi ile Rauf Orbay’a hitaben söylüyor. Görüşme bitiyor, saraydan çıkıyorlar, Vehbi Efendi şunu söylüyor:


"Arkadaşlar; yaşarsak göreceksiniz, bu adamın sonu çok kötü olacaktır. Bu adam milleti hayvan yerine koyuyor."


Şimdi birleri çıkıp dincilerden pirim ve oy kapsın diye diyor ki, “Vahdettin hain değildi.” Peki, ne yapalım? Gidip mezarını anıt mı yapalım? Senin derdin ne? Vahdettin, haindi, değildi; bizim meselemiz bu değil. Vahdettin, işte şu anekdotta anlatılan neyse o idi. Gerisini sen isimlendir. Gücün yetiyorsa, git, o sahneyi ve daha onlarcasını yaşayan Konyalı Vehbi Efendi’ye sor. Sormazsın, çünkü çileyi çeken o adamın ne diyeceğini biliyorsun. Sen çile çekmedin, tarihin bu rahat noktasından, biraz daha fazla oy kapasın diye, bu numaralara tevessül ediyorsun. Yazık!


Kur'an ilkeler kitabıdır. Kur'an ilkeleri koyup telaffuz ediyor. Atatürk onları uyguladı. İlahiyatçı olduğu için veya dinî yönetim peşinde olduğu için değil, aklın ve yaradılışın sesini vicdanında duyduğu için uyguladı. Böyle olunca da Kur’an’la net bir biçimde örtüştü. Kur’an’la örtüşmek, ‘din yaygarası koparmak’la olmaz; aklın ve bilimin taleplerine uymakla olur. Yaygarayla olsaydı, İslam dünyası dünyanın efendisi olurdu. Olabiliyor mu? Hayır! Ne oluyor? Hıristiyan Batı’nın tutsağı, hizmetçisi, kuyruğu, çantacısı. Hatta yer yer uşağı.

Kur’an ne diyor: “Bu kitabın müminleri, dünya ve ahirette kurtulmuştur.” (Müminûn, 1)


Kurtulan kim ve nerede? Afganistan mı, Irak mı, Pakistan mı, İran mı, Suutlar mı? Hangisi? Kur’an mı yalan söylüyor, Müslümanlık yaygarası koparanlar mı? Kurtulmayı şöyle koyun, Müslümanlık yaygarası koparanların haysiyet nasipleri sıfıra yaklaşmış. En başı dik olan Müslümanların yaşadığı ülke Atatürk Türkiyesi idi. Bakın ne hale getirdiler! Türkiye’yi yönetecek kadrolar, daha iktidar olmadan, ABD’ye gidip, New York ve Washington’da, Hıristiyan kodamanların malikânelerinde talimat alıp hülûs ve sadakat arz ettikten sonra Türkiye’ye geliyor ve Türk halkına efelik, despotluk taslıyorlar. Müslümana hesap verme gibi bir kaygıları yok. Onu adam yerine koymuyorlar. Ondan çekinmiyorlar da. Çünkü arkalarında Haçlı kodamanlar var. Ve Haçlı kodamanlar güçlü. Kandırdıkları Müslüman’ın gücü yok. Onu kandırıp susturmak için birkaç ‘besmele’, birkaç ‘salatü selam’ yetiyor. Hele bir de hanımın başını kapatmışsan, sana keder yok, Müslüman artık ağzını açmaz. Haçlılarla istediğin kadar işbirliği yapabilirsin, onlara en sadık hizmetkârlık yeminlerini edebilirsin.


Anlaşılan o ki, Müslümanın esas meselesi İslam’ı yanlış anlamaktır. İslam dünyasının esas derdi, teolojiktir; ekonomik falan değil. İslam dünyası ya bu yanlış anlamayı terk edecek yahut da bu yanlış İslamı. Başka türlü kurtulamaz. Müslüman, ne yanlış anlamaktan vazgeçiyor ne de yanlış İslam’dan. Asırların irinleştirdiği bir derttir bu. Çok ciddi neşter vurulmadan iyileşmez. Atatürk çok ciddi bir neşter vurdu ama kıymeti bilinmedi.


Onun için ben TBMM'de ne zaman bu konuları konuştumsa Atatürk'ün iki vasfına hep işaret ettim. Dünyanın her yerinde bahsettim ama özellikle Meclis'te. Türkiye'yi işgalci postalindan kurtarmış, bağımsızlığımızı sağlamış ve Türk-İslam aydınlanmasının önünü açmış olan Mustafa Kemal dedim. Atatürk bu ikisini birden yapmıştır.


Tanrı’ya Vekâleten Yönetme Devrinin Kapatılması:


Kur'an'ı Kerim diyor ki, peygamberliğin bitişiyle; Allah'a ve kutsala vekâleten iş yapma dönemi kapanmıştır. Hz. Muhammed'le bu bitti. Onun yerine şûra ve bey'at sistemini getiriyor. Şûra, karşılıklı danışma ve denetlemedir. Yönetenlerle yönetilenlerin birbirlerini denetlemeleridir bu. Kralın, Sultan’ın, gönlünün çektiği birilerine danışması şûra değildir. Öyle bir anlayış şûranın ancak saptırılması olur. Firavun’un, Hitler’in, Saddam’ın da şûra yaptığı kişiler vardı. Onlar Kur’an’ın emrini yerine getirmiş sayılabilirler mi?


Ve sosyal mukavele. Vekâlet vereceksiniz, vekilleriniz, o vekâleti sizin verdiğiniz şartlara göre kullandığı sürece orada kalacak, olmadığı zaman vekâleti geri alacaksınız, aşağıya inecekler. Kur’an’ın getirdiği bu. Bu, bir, Hz. Peygamber döneminde uygulandı, bir de Mustafa Kemal uygulamıştır. Mustafa Kemal'in getirdiği cumhurî sistem, cumhuriyet, Asrısaadet dediğimiz Peygamberimiz döneminde ve onu takip eden Dört Halife döneminde aynen işletildi. Seçimle geldiler, vekâleti halktan aldılar ve yönettiler. Kimi öldürüldü, kimi öldü.  Halifelik dediğiniz, bu. Devlet başkanlığı, seçimle belirlenecek. Kutsal bir kurum manasında halifelik filan Kur'an'da yok. Kur'an böyle bir sistemi yok etmiştir. Vatikan'lı bir İslam olmaz.


Deniyor ki, “Efendim, siyasî faydaları var!” Olabilir. Bunun olması, o kavram ve kurumun İslam’ın bir parçası haline getirilmesinin gerekçesi yapılamaz. Büyük Atatürk, gayet açık, haysiyetli aydına, haysiyetli siyasetçiye yakışan tavırla diyor ki, "Efendim, bu bir siyasî meseledir. Bunun dinle bir ilgisi yok. Yarın, Müslüman ülkeler tek tek bağımsızlık kazandıktan sonra bir araya gelirler. Böyle bir ruhsal oluşum, böyle bir ruhsal sembol olsun kararına varırlarsa ortak oylarıyla bunu ihdas ederler; ama bugün böyle bir şey söz konusu edilemez. Mümkün de değildir. Bir defa, kavramın bugün dayandırıldığı anlayış İslam'a aykırı."


Halifelikten bir hayır çıkacak olsa Atatürk bunu kaldırır mıydı?


Laiklik meselesinin ruhu işte burada. Önce, aklın işletilmesinde laikliğin ruhuna bir atıf görüyoruz. İkincisi de kitlenin, Allah'a, kutsala, dine vekâleten değil; oy veren, beni yönet diye sizi seçen kitleye vekâleten yönetilmesi ve kanunların ona vekâleten çıkarılması olgusunda bir atıf görüyoruz. Buna, laisite veya laiklik diyoruz. Bu Fransızca menşeli tâbir. Kur’an, yönetimle ilgili buyruklarıyla bunu istediğini ortaya koymaktadır. Bunu hoş gördüğünü demiyorum; bunu istediğini. Evet, Kur’an laikliği hoş gören bir kitap olmakla kalmaz, laikliği talep eder. Zaten, laiklik, din sınıfına mensup olmamayı ifade eder. İslam, din sınıfı kabul etmediği için, her Müslüman, bir anlamda otomatik olarak laiktir.


Bir de dünyevîleşme manasında laiklik diyoruz ki, onun Batı dillerindeki karşılığı sekülaritedir. Anglo-Sakson sistemlerinde bu kelime kullanılır. Kur’an bu anlamda bir laikliği de istiyor. Bakara Suresi 201 ile Kasas Suresi 77. ayetler diyor ki,  dünya ve âhiretin ikisinde birden güzellik isteyeceksiniz. Huzur ve refah isteyeceksiniz, başarı isteyeceksiniz.  Dünyevîleşmeyi atmıyor; teşvik ediyor.


Kur'an-ı Kerim, burada, kilisenin ruhban anlayışını yıkıyor. Kilise anlayışında, mükemmel olan, amaç olan ve güzel olan ruhtur. Vücut, beden daima kötülenmiştir ve dünyadan ne kadar az nasip alırsanız o kadar makbuldür. Batı'da laiklik dine rağmendir. Bizde ise laikliğin ve sekülaritenin temel dayanaklarını Kur'an'da bulmak mümkündür.


Ben, bütün bunları, şu anlamda asla söylemiyorum: Bu işleri Kur'an'a giderek dinle halledeceksiniz. Hayır. Böyle bir söylemim ve niyetim yok. Ama Kur’an gibi zamanüstü bir kitabın kodlarından, koordinatlarından elbette yararlanırım. Ben Müslümanım neden yararlanmayayım. Ayrıca ben akıllı yım, neden yararlı bir yaklaşımı reddedeyim? Zaten bu işleri Kur’an’a göre çözmek meyliniz varsa, öncelikle laikliği getireceksiniz. Mustafa Kemal onu getirmiş. Burası bir laik hukuk devletidir. Ona göre yönetilir ve ona göre iş yapılır. Ama bin yıldır İslam'ı yaşayan bir millet; hayatına yetmiş yıl önce girmiş laiklik kavram ve kurumunun diniyle uyuşup uyuşmadığını merak ediyor. Bu merakını giderseniz ne kaybınız olur. Size de güç gelir, rahat edersiniz. Kur’an’dan yararlanmama yönündeki bu inadınız nedir?


Hiç değilse şunu görün: Birileri çıkıp halka diyor ki, “Laiksen Müslüman, Müslümansan laik olamazsın; bunların ikisi bir yerde durmaz; ya o, ya bu!”


Sadakat yemini yaptığı Mustafa Kemal düşmanı Haçlı kodamanların isteği ve itişiyle böyle diyor. Halk allak bullak oluyor. Ne dininden vazgeçmek istiyor ne de Atatürk’ünden. Ama sıkıntısı var. Onun diniyle Atatürk’ü arasında bir cebelleşme olmayacağını, bunun aksini söyleyenlerin Atatürk yüzünden Türkiye’yi esir edememekten kaynaklanan bir kinleri olduğunu söyleyip halkı uyandırsak olmaz mı?


Haçlı kodamanlardan icazet ve destek alan Atatürk karşıtı işbirlikçiler için böyle bir şey olmamalı. Peki, Atatürkçülüğü ve laikliği kimselere bırakmayanlara ne demeli? Onlara ne oluyor da İslam ile Atatürk bütünleştirildiğinde hışımla köpürüyorlar.


Bunları anlatarak Türkiye'nin, dinî söylemlerle yönetilmesine yol açmak, ışık yakmak Niyetinde değilim. Böyle bir şey aklımdan geçmez. Anlatmak istediğim; milletimizin vicdan ve idrakinin, Atatürk mirasıyla çelişme pahasına laikliğe göz yummak mecburiyetinde olduğu yolunda kafasına sokulan yanlıştarn kurtulmasını sağlamaktır. Bu bir kere, bu işleri bilen samimi aydınların insanlık görevidir. Kitle sıkıntı çekiyor, acı çekiyor. Buna neden seyirci kalalım.


Ben bir aydın olarak şunu söylüyorum: Aziz milletim! Bütün vicdanınızla bilin ki, bizim dinimizle bizi emperyalizmin boyunduruğundan kurtaran adamın mirası ve anlayışı arasında hiçbir çelişme yoktur. Bunun bilinmesinden birileri niye rahatsız oluyor? Deniz Baykal ve bir kısım CHP kodamanları bundan rahatsız oldu. Benim oradan ayrılışımın sebebi bu. CHP'ye girdikten sonra yayınlandı benim, ‘Kur'an Verileri Açısından Laiklik’ kitabım. İlginçtir; o kitapla ilgili parlamentoda kaç kişiden tebrik aldımsa hepsi siyaseti iyi kotaran AKP'lilerdi. Şöyle diyorlardı:


"Hocam, sana müteşekkiriz; aydınlattın, rahatlattın bizi; bunları bilmiyorduk. Yanlışlar yapıyorduk, Allah affetsin."


CHP'lilere gelince, hangisi o kitaba temas ettiyse bana sataştı. Tek istisna, benden bir süre sonra CHP’den istifa eden İstanbul Milletvekili, sanatçı-yazar Zülfü Livaneli idi. Kitapla ilgili yazdığı köşe yazısında, benim yaklaşımımın değerine vurgu yapıyor, bu yaklaşımdan yararlanmanın Türkiye’nin hayrına olacağını söylüyordu.

Onun dışında tek olumlu kanaate tanık olamadım. Kitapla ilgili bana söz söyleyenlerin tümü beni dincilikle itham etti. Ya açıktan yahut imalarla. Bazıları daha da ileri gidip kendi akıllarınca bana hakaret etti. Akşam masalarından kalmış bazı ‘CHP kodamanları’, TBMM koridorlarında benim duyacağım şekilde şöyle fısıldaşıyorlardı:

“İmam efendi geliyor.” Veya, “CHP’nin imamı geliyor.” Veya, “Bir imamımız eksikti, Baykal onu da getirdi.” Veya, “Yahu bu adamın bu partide ne işi var. Tanrım, ne günlere kaldık!”

Bazıları da karşıma geçip alaylı bir gülümsemeyle şu şekilde nefret kusuyordu:

“Maşallah, maşallah! Kitabında diyorsun ki, rehber Kur’an, gerisi yalan! E, senden de o beklenir. Nihayet iyi bir hocaefendisin!”
 
“Bu dediğin kitabın neresinde yazılı?” diye sorduğumda da, “Yahu öylesine söyledim. Yazılı olsa ne olur ki? Sen ilahiyatçı bir adamsın, boşuna mı o kadar din kitabı devirdin. Keyfine bak, üzme kendini!”diye bir nevi alay ediyorlardı.

Ben ise bütün bunları dinleyip dinleyip ‘lahavle’ çekiyordum. Nihayet, son lahavleyi çektim; CHP’den istifa edip onları kendi hallerine bıraktım.


Öz Eleştiri:


Kur'an; bireysel ve toplumsal düzlemlerde öz eleştirisi olmayanlar iflah edemez, rahat edemez diyor. Mustafa Kemal mirasının temel özelliklerinden biri de geriye doğru tarihimize öz eleştiri getirmektir. Mustafa Kemal bu eleştiriyi, bir aydının, bir iyi niyetli, samimi, haysiyetli önderin vakur ve etkileyici tavrıyla yapmıştır.

Büyük Atatürk’e tâzim ve şükranlarımı sunuyor, böylesine uzun bir süre beni dinleme sabrını gösterdiğiniz için size de teşekkür ediyorum.

10.Kasım 2007


Bu haber Yönetim tarafından eklendi ve 2208 kere okundu.
 
Tavsiye Et   Yorum yaz   Yazdır  World'e kaydet EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

 
 
Genzo Wakabayashi tarfından 11.02.2010 23:46:13 tarihinde yazılmış.
Dinci ayaklı magazin ekolü
elif ; bu yazdığın cümleler o kadar çirkinki... Unutma Allah İhlaslı kulunun kusurlarını örter. Ama yaşama gayeleri onun bunun gıybetini yapmak olan kukumal kuşları için azab hak olur. Şimdi sen bir de oturup düşünmek yerine bu satırları kişisel saldırı olarak alırsın; çıkar sözlü şekilde sataşırsın. Sana laf kalabalığı olarak gelebilir ama senin için tüm kalbimle Allah tan hidayet diliyorum. O içine sıkıştığın ve Yaşar Nuri nin yerdiği o dar kalıplar varya... Bir hanım olarak onlardan en fazla incinen sen olduğun halde bunun farkında olmadan bir de savunuculuğunu yapmak; işte bu ancak gaflet uykusudur.
elif tarfından 29.01.2010 09:40:14 tarihinde yazılmış.
Allah din istismarcılarını çarpar
Yaşar Nurinin "Allah ile aldatmak" kitabında dindarlara saldırısı sonucu şimdi Allah ona öyle bir şamar attı ki Karısı her yerde kendisini aldattığı için yaşar nurinin aldatma delili çarşaf ile dolaşıyor.
cengiz tarfından 25.10.2009 16:28:30 tarihinde yazılmış.
ee
yalın bir dille ifade etmek gerekirse yaşar nuri nin dediği kendini bağlar. olmayan meseleler üzerine konuşmayı pek seven zat-ı şahane nebi mertebesinden önceki son adımlarını atmaktadır nece sakallılar bu yükü kaldıramayıp gayya ya düşmüş iken kendisine söylenebilecek tek şey suret-i Hakk dan görünerek bizi aldatmaması önce inansın sonra inırsın bizi nihayet söz odur ki Şahadet getirin hayat bulun selam ile
Bengisu tarfından 06.10.2009 00:16:49 tarihinde yazılmış.
YESILin cazibesi
sayin hocamiz herseyi ortaliga sermis soylenecek birsey kalmamis zaten. Ama birseyler varki yabana atilmaz. ALLAH SEVGISI BAHANE YESIL &8220;$$$$$$$$$$$$$$$$ &8220; sahane
Salih Can tarfından 23.09.2009 23:36:53 tarihinde yazılmış.
komik
İlham perinize hayran oldum :))))
ahmetcinar tarfından 21.09.2009 15:09:26 tarihinde yazılmış.
Etek öpme yarisi
Molla ile Papaz birbirlerinin eteklerini öpmekte ama Molla biliyor ki Islamiyette etek öpmek yoktur.Bu Molla Papaz isbirligi degil Papazin Mollaya dayattigi bir istir ama Molla buna karsi cikacak yerde hosgörü diye niteliyor ve Islam dinine büyük zarar veriyor. "Dogruyu söylemiyen dilsiz seytir" Sözlerini unutuyor,bilmeli ki unutanlar da günü gelince unutulurlar..
 
DİĞER ZİHNİYET DEVRİMİ HABERLERİ
  Vatanın Kiracısı Olmak!   İslamın Yoldaşları Karmatiler
  Kuşatmayı Nasıl Yarabiliriz?   Kapitalizmin Panzehiri
  Pavlovun Köpekleri ve Refleks Kırıl   Gerçek Aydın
  Bu duruş zihinlerimizden silindi mi   Herkese Bir Ayna
  Orwel 1984-AKP 2009   Dört Kitabın Manası
  Sorumlu Olmak   BİZDE İKİSİ DE VAR
 

 

     
   
 
Nihat GENÇ

Ey siz her zamanın vizyon
Hakkı YILMAZ
Kavramlar ve Anlamlar
SALAT (1)
Eren ERDEM
GAYYAdan çıkış...
İmam Hatip mezunu Erdoğan
Yılmaz DİKBAŞ
Ulusal Cephe
TÜRK ORDUSUNA İÇTEN SALDI
Vasıf Kayhan Bayırlı
Yeni Düşünceler...
Köşe Yazarları ne yazar ?
Dr.Hikmet AYTEK
Milli Kale
MİLLİYETÇİLİK TEPKİCİ DEĞ
Turhan FEYİZOĞLU

MUNTAZIR EL ZEYDİ
Ufuk GÜNAÇTI
KESKİNCE
İLK YAZI
Fityan
Türk Genci
Süreçler ve Halkın Durumu
Gökalp TÜRKDOĞAN
Gercek:Yalanlarin türevidir
PARA DÜZENİ
Yücel TANAY

 SAHTE ULUSALCİ PERİNCEK 
Tuna KOLBAŞI
Zihniyet Devrimi
''Ben ne yapabilirim'' di
Ahmet DURSUN
Toplumsal çöküş mü,bilinç mi?
Güçlü hükümet,Güçlü PKK 
Sema ALTUN
İçrem...
Labirent..
Abdullah CENGİZ
Yeniden Düşünmek
Bayram Harçlığı
Baran AYDIN
Fikren Bağımsız Milletler
RUS VE ABD DERİN DEVLETİ 
 
     
   
 
Dr.Ali ŞERİATİ
Sizi Rahatsız Etmeye Geldim
Dünya görüşü : Tevhid
Prof.Dr. Nadim MACİT

Tekeller ve Yoksullar
Arslan BULUT

AKP BÜYÜK OYNUYOR
Behiç GÜRCİHAN
Açık İstihbarat
İsraille Restleşmenin Özü
 
     
 

   
 
GAYYA - Eren Erdem
BİNYILIN MEYDAN OKUMASI
Biz'den...
Kamuoyuna Duyuru!
Molla-Papaz işbirliği ?
Hakkı YILMAZ'dan çarpıcı
Kabala ve Said Nursi
Özelleştirme yeni birşey
Yüzleşme
Kültür Emperyalizmi
AKP İNCELEMEYE ALINDI!
Hakkı YILMAZ'dan önemli a
Bağımsız Mercek (1.Hafta)
ELDE VAR ATATÜRK!
Büyük Sermaye ve SÖMÜRÜ
 
     
 
     
 

ANKET

 
 

 
     
 

FOTO GALERİ

 
 
. .



..
 
     
     
     
     
     

    Tüm hakları Bagimsizyorum.Com (c) a aittir. İnternet sitemizdeki yazı, resim, video ve haberler kaynak gösterilmeksizin yayınlanması yasaktır.
Tasarım & Programlama netyanus.com.tr


web tasarım I haber sitesi I logo tasarım

site ekle    www.gayyakuyusu.com

www.proyapimarket.com