“Ben ne yapmalıyım?” diyebilmek…
Günlük hayatı öyle bir kavra(yama)ma biçimimiz var ki; sanki her şey yatağında akan bir nehir gibi. Nehir orada duruyor ya; o nehir aynı nehir sanıyoruz. Her gün içtiğimiz suyundan artık beslenemediğimizi, hatta zehirlendiğimizi anlayamıyoruz. Ne tadında, ne renginde, ne kokusunda değişenleri algılayamıyoruz. İnsan hayatı kısa. Kimimiz hayatının baharında, yarım kalan öyküleriyle gittiler. Oysa toplumların hafızasında 100 yıl kısa bir zamandır.
Daha dün 100 yıl önce, birinci dünya savaşında Anadolu’dan Türk varlığının silinmesi için saldırdılar. Çoğunluğumuz bugün, “yarın ne yapacağız” diye düşünürken, içimizden bazıları, 100 yıl sonrasının planlarında emirleri yerine getirircesine geleceğimize pranga vurulmasına ön ayak oluyorlar. Onları biz seçiyoruz, bizim adımıza bizi yönetiyorlar. Geleceğimize yön veren kararları alıyorlar.
Tam ortasında yaşadığımız gelişmeleri, etrafımızda, dışımızda bir yerlerde yaşanıyormuş gibi algıladığımız acayip bir ayrışma içindeyiz. Doğrularımız ayrışmış durumda. 100 yıl önce Türkiye’yi yok etmek, parçalamak için geldiler. Dört cephede savaştık. Varlığımızı koruduk. Yeni devletimizi kurduk. Yeni fabrikalar, barajlar, tarım alanları ürettik. Yer altı ve yer üstü kaynaklarımıza sahip çıkma iradesi gösterdik. Eksıklerimiz olsa da, yapısal sorunların üstesinden gelmek, geliştirip sağlamlaştırmak yerine, var olan düzenin aleyhimize işletilmesine göz yumduk. Biz yaptık bunları ve biz yok edilmesine izin verir olduk. Hikâye değil, gerçek…
Sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi, tarih sabit seyrinde giden bir süreçmiş gibi yaşıyoruz. Kaç tane kriz atlatıldı. Kaç kırılma, kaç ekonomik ve siyasi bunalım. Her birinde, bir sonraki ile umutlanan ve hayatın böyle akıp gittiğini sanan bizler. Tarihimizde, bitme, yok olma noktalarına kaç kez geldiğimizi hatırlamadan, yolumuza devam edeceğimizi sanarak ilerliyoruz.
1991 yılında, ilk defa televizyonlardan bir ülkenin bombalanmasına canlı yayında tanık olduk. O güne kadar, gazetelerde, televizyonlarda, Afrika’da, Latin amerika’da, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan, savaşları, katliamları, iç çatışmaları, kendi ülkemizde yaşanan acıları sanki bunların dışındaymış gibi izlemeye alıştırıldık. Ama o gün bir dönüm noktasıydı. Hele 2003’de, sabah ezanıyla bombalanıp işgal edilen Bağdat’ı, Irak’ı canlı yayınla izlediğimiz gün; insanlık adına neler kaybettiğimizi kavrayamadık. Bir buçukmilyon insan öldürüldü, kadınların, çocukların ırzına geçildi; tüm bunlar olurken, kimlerin işgalcilerle işbirliği yaptığına ve bölgede oynanan oyunlara hizmet ederek nasıl bir ihanet içinde olduklarını duyarsızca izledik. Bugün ülkemizin her yerinde ocaklarımıza düşen ateşleri bile, bir iki günlük duygusal titreşimler yaşadıktan sonra unutur hale geldik. Bir şehit cenazesi haberinde acı çeken insanlarımız yüzleri ve sözleri ardından reklam arası ve “sağlıklı güzel dişler”, “en uygun şartlarla otomobil kampanyaları”, “ucuz kredilerle konutlar”…
Bize ne yapmaya çalıştıklarını iyi görmeliyiz. Günlük hayatın sorunlarının, yaşadığımız düzenin sonucu olduğunu ve buna karşı durmamızın önünde ayak bağı olan eğer varsa kaybedilecek şeylerin köleleştirerek önümüze sunulmasına “hayır!” demeliyiz. Bu maldır, hizmettir, duygudur, çocuklarımızdır, her ne ise; geleceğimiz için ne yapmamız gerektiğini, birbirimizle iletişime geçmemizi engelleyen şeylerin elimizden kayıp gittiği korkusunu beynimize kazıyanlarla mücadeleye, bunları hayatımızdan çıkarmakla başlamamız gerektiğini görelim artık. Nasıl bir yalnızlığa mahkum edildiğimizin farkına varalım.
Aklımızı başımızdan alanlarla mücadele için önce aklımızı başımıza toplamamız gerek! Eğer aynı ortamdaysak, bir şekilde birbirimizle iletişime geçebilmenin yollarını hala bulabiliyorsak, bunun ilk adımı, örgütlenmektir. Kurulu derneklere ulaşmak, oralarda, kendimizi ifade etmeye çalışmaktır. İşte o zaman yalnızlıkla başaramadığımızı, televizyon ve gazetelerde sansürlenen onurlu çabaları kırabilecek bir adımı sokaklarda atabilmenin onurunu biz de yaşayabiliriz.
Başkasına değil; önce kendimize soralım: Ben ne yapmalıyım? Nereden başlamalıyım? Bu soruyu sorduğunuzda, doğru cevabın, kendi özelliklerinizde şekillenen sonucunda olduğunu göreceksiniz.
Tuna KOLBAŞI 27 Haziran 2010
|